ATATÜRK İLKELERİ VE İNKILAP TARİHİ DERSİ
Günümüzde bütün Türk üniversitelerinde okutulan Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Dersi, Atatürk'ün bizzat verdiği direktifle Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren okutulan bir derstir.
İlk olarak 1925 yılında Ankara Adliye Hukuk Mektebi'nde Mahmut Esat Bozkurt, “İhtilaller Tarihi” adıyla verdiği derslerde; Türk Devriminin özelliklerini anlatmış, diğer devrim hareketleriyle Türk Devrimini karşılaştırmalı olarak incelemiştir. Cumhuriyet rejiminin halka götürülmesi ve devrimlerin benimsetilmesi hedefiyle İnkılâp Tarihi derslerinin 1930'lu yıllardan itibaren daha geniş kapsamlı verilmesi düşünülmüştür. Yeni oluşturulmaya başlanan tarih tezi ve üniversite reformu kapsamında sürdürülen bu dersin düzenli olarak üniversitelerde okutulmaya başlanması ise 1933 yılında İstanbul Üniversitesi bünyesinde İnkılâp Tarihi Enstitüsü’nün kurulması ile gerçekleştirilmiştir. Yapılan ilk hazırlıklara göre Enstitü derslerinin dört bölümde verilmesi planlanmıştır.
İnkılâbın askeri ve iç siyasi meselelerle ilgili kısmını Recep Peker, hukuk kısmını Mahmud Esad Bozkurt, dış siyasete ait konuları Yusuf Hikmet Bayur ve iktisat bölümünü de Yusuf Kemal Tengirşenk okutacaktı. Bu plana göre 4 Mart 1934'te devrin Maarif Vekili Yusuf Hikmet Bayur İstanbul'da, 8 Mart 1934'te Mahmud Esat Bozkurt Ankara'da, 12 Mart 1934'te Yusuf Kemal Tengirşenk İstanbul'da derslere başlamışlardır. Askeri ve iç siyasi meselelerle ilgili dersler ise Başvekil İsmet İnönü'nün 20 Mart 1934'te Ankara Halkevi'ndeki konferansı ile başlanmış, daha sonra dersleri Recep Peker devam ettirmiştir. Derslerin aynı zamanda radyoda ve gazetelerde yayınlanmasıyla daha geniş kitlelere ulaşması sağlamıştır.
Dersin sorumluluğu 15 Nisan 1942’de 4204 sayılı yasa ile Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ne bağlı olarak kurulan Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü’ne verilmiştir. 27 Mayıs 1960’tan sonra dersin, “Türk İnkılâp Tarihi ve Türkiye Cumhuriyeti Rejimi” adıyla bütün fakültelerde iki sömestr, yüksekokullarda bir yıl olarak okutulması kararlaştırılmıştır.
20 Mart 1968’de dersin adı “Türk Devrim Tarihi” olarak değiştirilmiştir. 12 Eylül 1980 sonrası ders tekrar “Türk İnkılâp Tarihi” adını almıştır. Kısa bir süre bu isimle “okutulan ders, 6 Kasım 1981 tarih ve 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanunu uyarınca “Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi” adını almış ve zorunlu ders olma niteliğini korumuştur. 1990 yılında ise dersin süresi bir (1) ders yılına indirilmiştir. Dersin okutulmasının amacı, Türk İnkılâbının ruhunu ve amacını kavrayacak, kabullenecek ve geliştirecek nesiller yetiştirmektir.
Bugün tüm yüksek öğretim kurumlarında ortak zorunlu ders kapsamında okutulmakta olan Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Dersi, yakın dönem Türk Tarihinin ana hatlarının ve hassasiyetlerinin kavranmaya çalışıldığı bu derstir. Dersi veren öğretim elemanları tarafından derse ilişkin içerik, yöntem ve tekniklerin verimliliğini artırabilmek, dersin amaçlarının yerine getirilebilmesi bakımından da önem taşımaktadır.
ATATÜRK'ÜN HAYATI
(1881, Selanik-1938, İstanbul)
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu, Türk ordusunun ebedi başkomutanı Mareşal Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, 19 Mayıs 1881’de Selanik’te doğdu. Babası Gümrük memuru Ali Rıza Bey, annesi Zübeyde Hanım idi. Aile kökleri, Osmanlı döneminde Balkanlar’ın fethinde Aydın ve Karaman tarafından Rumeli’ye (Makedonya – Kocacık) göç etmiş Yörük Türkmenlere dayanıyordu.
İlköğretimine Selânik’te Şemsi Efendi Okulunda başladı. 1893-1896 yıllarında Selânik Askerî Rüştiyesinde, 1896- 1899 yılları arasında Manastır Askerî İdadisinde, 1899- 1902 yılların da İstanbul’da Harp Okulunda eğitim gördü. Başarılı ve akranları arasında seçilmiş bir öğrenci idi. Askerî okullardaki öğrenciliği sırasında devrinin en seçkin öğretmen ve eğitimcilerinden dersler aldı. Başarılı bir öğrencilik hayatından sonra 1902 yılında Harp Okulundan teğmen olarak mezun oldu. Dönemin uygulaması gereği Harp Okulunu başarıyla bitirenler doğrudan Harp Akademisinden 1905 yılında kurmay yüzbaşı rütbesiyle mezun oldu.
Harp Akademisini bitirdikten sonra, üç sınıfta -piyade, süvari ve topçu- kurmaylık stajını yapmak üzere merkezi Şam’da bulunan V. Ordu Komutanlığına atandı. 1905-1907 yılları arasında Şam, Beyrut ve Yafa’da ilk kıta görevini icra etti. Şam’da iken Ekim 1905’te yakın arkadaşlarıyla Vatan ve Hürriyet Cemiyetini kurdu; daha sonra gizlice Selânik’e giderek cemiyetin bir şubesini orada açtı.
Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal 13 Ekim 1907’de merkezi Manastır’da bulunan III. Ordu komutanlık karargâhına atandı. Bu sırada Şam’da iken kurduğu Vatan ve Hürriyet Cemiyeti, dönemin en güçlü siyasi teşkilatı olan İttihat ve Terakki Cemiyeti ile birleşti. 23 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilan edildiği sırada Mustafa Kemal, kolağası (kıdemli yüzbaşı) rütbesiyle III. Orduda görevli idi.
İkinci Meşrutiyet’in ilanı Osmanlı ülkesinde aşırı bir özgürlük ortamının doğmasına yol açtı. Basın ve düşünce özgürlüğü yanında siyasal alanda özgürlük ülkeyi kısa sürede bir kargaşa ortamına sürükledi. Uzun yıllar baskı altında kalmış olan Osmanlı toplumu, çağdaşlaşma alanında yapılan yeniliklerin ve özgürlüğün kıymetini kavrayamadı. Yenilikçiler ile eski yönetim yanlıları arasındaki siyasi çatışmalar ve çıkar kavgaları kısa sürede tüm ülkeye yayıldı. Bütün bunlara ilave olarak din üzerinden siyaset yapılması İstanbul’da geniş çaplı bir kargaşa ortamının oluşmasına zemin hazırladı. Bu sırada gericilerin Osmanlı Devleti’ne müdahale etmek isteyen iç ve dış güçlerle iş birliği yaparak başlattıkları isyan 13 Nisan 1909’da (Rumi, 31 Mart 1325) bütün İstanbul’u sardı. Bu isyan, tarihe “31 Mart Gerici Ayaklanması” olarak geçti.
Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal, 31 Mart Ayaklanmasını bastırmak üzere Selânik’te bulunan III. Ordu ve Edirne’de bulunan II. Ordulardan müştereken oluşturulan Hareket Ordusunun I. Tümeninin kurmay başkanlığı görevini üstlendi. Hareket Ordusunun Selânik’ten İstanbul’a intikalinde bir kurmay subay olarak büyük bir yetenek sergiledi. Mustafa Kemal, İstanbul’daki isyanı bastırmakla görevli olan Hareket Ordusunun her bakımdan disiplinli bir şekilde müdahalede bulunması için elinden geleni yaptı. Bu sırada ordunun siyaset dışı tutulması yönünde büyük gayret gösterdi.
31 Mart Ayaklanmasının bastırılması sırasındaki faaliyetleri bizzat kendisi not defterine de kaydederek tarihe tanıklık etmeyi büyük bir görev bildi. İstanbul’da isyanın bastırılmasından ve asayişin yeniden sağlanmasından sonra Mustafa Kemal Selânik’teki görevine geri döndü.
Mustafa Kemal, III. Ordudaki görevinden sonra 14 Eylül 1911’de İstanbul’da Genelkurmay Başkanlığı karargâhına tayin oldu. İtalyanların Osmanlı Devleti’nin Kuzey Afrika’daki son toprağı Trablusgarp’a 5 Ekim 1911’de saldırmaları üzerine İstanbul’dan ayrıldı. Trablusgarp’a gelişini takiben bir süre Tobruk ve Derne’de kurulmuş olan yerel kuvvetlerin başında bulunmuş ve İtalyanlara karşı başarılı muharebeler yapmıştır. Özellikle kıyı savunmasında gösterdiği başarı, bölge halkında yerel kuvvetler katılım sağlayarak İtalyanlara karşı mukavemet ruhunu artırmıştır. Mustafa Kemal Derne’de iken binbaşı rütbesine terfi etti.
Sömürgeci devletlerin kışkırtmaları ve milliyetçilik fikirlerinin sonucu Balkanlar 1912 yılında yeni olay ve gelişmelere sahne oldu. Sırbistan–Karadağ–Bulgaristan ve Yunanistan arasında yapılan gizli ittifakın ardından 1912 yılı Ekim ayında Balkan Harbi başladı. Osmanlı Devleti’nin beklemediği bir dönemde başlayan bu harp, kısa sürede cephelerde yaşanan çözülmenin ardından uğranılan yenilgilerle birlikte büyük acıları da beraberinde getirdi. Kurmay Binbaşı Mustafa Kemal, 24 Ekim 1912’de Trablusgarp’tan hareket ederek İstanbul’a geldi. 21 Kasım 1912’de Gelibolu’da bulunan Bahr-i Sefîd (Akdeniz) Boğazı Mürettep Kuvvetler Komutanlığı Hareket Şubesi Müdürlüğüne atandı. Bu atama üzerine Gelibolu’ya geldi. Bu savaşın daha başında iken Makedonya Cephesi’ndeki Batı Ordusundaki yenilgilerin art arda yaşanması, uzun asırlar Türk idaresinde kalmış bölgelerin terk edilmesi sonucunu doğurdu. Rumeli’deki orduların geri çekilmesi ve teslim olmasıyla birlikte Üsküp, Manastır, Yanya, İşkodra, Selânik ve Edirne gibi pek çok Türk şehri kaybedildi. Mustafa Kemal’in doğduğu, büyüdüğü ve ilk çocukluk yıllarını geçirdiği Selânik ve Manastır şehirleri de hazin bir şekilde elden çıkıverdi. Bulgar ordusu hızla ilerleyerek Çatalca’ya kadar geldi. Bu elim vaziyet, Mustafa Kemal’i derinden yaraladı. Bundan sonraki hayatında artık Selânik’i bir daha göremeyecekti.
Mustafa Kemal, Gelibolu Yarımadası’ndaki görevinden bir süre sonra Bolayır Kolordusu Kurmay Başkanlığına getirildi. Bu görevde iken Dimetoka ve Edirne’nin Bulgarlardan geri alınmasında büyük hizmetleri görüldü.
Kurmay Binbaşı Mustafa Kemal, Balkan Harbi’nden sonra, 27 Ekim 1913 tarihinde Sofya Askerî Ataşeliğine atandı. 11 Ocak 1914 tarihinden itibaren Belgrat ve Çetine Ataşeliği görevini de birlikte yürüttü. Sofya Askerî Ataşeliğine atandığı günlerde yakın arkadaşı Ali Fethi (Okyar) Bey de Sofya Elçiliğine atanmıştı. Mustafa Kemal Sofya Ataşeliği esnasında 1 Mart1914 tarihinde yarbay rütbesine terfi etti. 1915 yılı Ocak ayı sonuna kadar ataşe olarak Sofya’da kaldı. Ataşelik görevi sırasında Sofya’dan devlet merkezine gönderdiği raporlarla Balkanlar’daki gelişmelerden Hükümeti haberdar ettiği gibi, Avrupa’da meydana gelen yeni oluşumlarla ilgili yorum ve kanaatlerini de aktarmaya çalıştı. ATASE Başkanlığınca bilim dünyasına kitap halinde sunulmuş olan raporlar, bir kurmay subay olarak onun daha genç subaylık yıllarında uluslararası ilişkiler konusundaki derin anlayış ve kavrayışını ortaya koyması bakımından son derece önemlidir.
Sömürgeci büyük devletler arasındaki silahlanma yarışı ve ekonomik çıkar kavgaları 1914 yılında iki kutuplu bir oluşumun içinde büyük savaşa sürükledi. 1 Ağustos 1914’te Almanya’nın Rusya’ya harp ilanı ile Birinci Dünya Savaşı başladı. Bütün bu gelişmelerden habersiz olan Osmanlı yöneticiler, 2 Ağustos 1914’te Türk–Alman gizli ittifak antlaşmasını imzalayarak ülkenin ve ordunun her alanda taahhüt altına girmesine yol açtılar.
Birinci Dünya Savaşı’nın başladığı sırada Sofya’da askerî ataşe olan Kurmay Yarbay Mustafa Kemal, gelişen siyasi ve askeri olayları büyük bir dikkatle izlemekte bir taraftan da görüş ve düşüncelerini Harbiye Nezaretine rapor etmekte idi. Ona göre harbe katılmak zorunlu hale gelmedikçe Osmanlı Devleti bu büyük savaşın dışında tarafsız olarak kalmalıydı. Ancak olayların beklenmedik bir hızda gelişimi, 29 Ekim 1914’te Osmanlı Devleti’ni ister istemez İttifak devletleri (Almanya – Avusturya–Macaristan ve Bulgaristan) yanında harbe girmek mecburiyetinde bıraktı.
Kurmay Yarbay Mustafa Kemal, Osmanlı Devleti’nin de savaşa girmesi üzerine Osmanlı Genelkurmayına müracaat ederek kendisine faal bir görev verilmesini istedi. Ancak, uzun süre bu isteği yerine getirilmedi. Nihayet Sofya’dan gönderdiği yazılar ve ısrarları üzerine, 20 Ocak 1915’te, Tekirdağ’da yeni teşkil edilecek olan XIX. Tümen Komutanlığına tayini yapıldı. Mustafa Kemal, bu tayin üzerine Sofya’dan ayrılarak İstanbul’a döndü; derhâl yeni görev yerine hareket ederek Tümenini kurdu. Bu kısa süre sonra görülen lüzum üzerine 25 Şubat 1915’te Tekirdağ’dan Maydos’a (Eceabat’a) nakledildi. Mustafa Kemal burada, XIX. Tümene ilave olarak IX. Tümenin 2 piyade alayı ve bazı topçu birliklerinin de yer aldığı Maydos Mıntıkası Komutanlığı görevini üstlendi.
İtilaf devletleri 1914 yılı Kasım ayından itibaren Gelibolu Yarımadası’nı donanma ile baskı altına almaya başlamışlardı. Özellikle 1915 yılı Şubat ayından itibaren Gelibolu Yarımadası, önemli olaylara ve gelişmelere sahne oldu. Yarımada, irili ufaklı yaklaşık 400 küsur gemiden oluşan İtilaf donanmasının kuşatması altında idi. Doğu Sorununu bir başka ifadeyle Şark Meselesini çözümlemek isteyen Sömürgeci devletler boğazları aşıp, Osmanlı Devleti’nin başkentini ele geçirerek onu savaştan saf dışı bırakmak istiyorlardı. Bu amaçla 18 Mart 1915 tarihinde İtilaf devletleri, güçlü donanmaları ile Çanakkale Boğazı’na topluca saldırıya geçtiler. Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlığının üstün gayreti ve kıyı topçusunun başarılı savunması karşısında, muvaffak olmayarak ağır zayiat verip geri çekilmek zorunda kaldılar. Türk topçusunun isabetli atışı ve Türk denizcilerinin kahramanlıkları sayesinde pek çok düşman gemisi Boğazın derin sularına gömüldü. Donanma ile Boğazı geçemeyen düşman, bir süre sonra Gelibolu Yarımadası’na asker çıkararak zorlamaya ve deniz, kara ve hava desteği ile yani bir amfibi harekâtla Boğazı aşmaya karar verdi. Olaylar bu şekilde gelişirken, Osmanlı Genelkurmayı da 23 Mart 1915’te Gelibolu’da 5. Ordu Komutanlığının kurulmasına karar vermiş, komutanlığına da 1913’te Türkiye’ye gelen Alman Askerî Islah Heyeti Başkanı General Liman von Sanders’i atamıştı. Liman von Sanders, muhtemel düşman taarruzuna karşı kuvvetlerini üç gruba ayırarak planını yapmış; Kurmay Yarbay Mustafa Kemal’in başında bulunduğu kuvvetleri ordu ihtiyatına almıştı. Mustafa Kemal bu plan gereğince, 18 Nisan 1915 günü XIX. Tümen ve bağlı birlikleriyle Bigalı Köyü’ne geçmişti.
İtilaf Devletleri, yenilmez armadalarıyla denizden geçemedikleri Çanakkale’yi karadan zorlayarak geçmek istiyorlardı. Düşman birlikleri, 25 Nisan 1915 günü Seddülbahir ve Arıburnu bölgesinden çıkarma harekâtını başlattı. Ancak Arıburnu bölgesindeki çıkarma harekâtı sırasında düşman birlikleri, ilk gün karşılarında Mustafa Kemal’in sevk ve idare ettiği kahraman Türk askerlerini buldu. Mustafa Kemal, çıkarmanın başladığını görür görmez, emrindeki kuvvetlerin süratle Bigalı’dan Conkbayırı’na ilerleyen İngiliz ve Anzak kuvvetleri, o gün, Mustafa Kemal’in komuta ettiği 19. Tümen’e bağlı kuvvetlerinin kahramanlıklarla dolu taarruzları sonunda geri çekilmek zorunda kaldı. Conkbayırı taarruzunda ise, Türk askeri benzeri görülmemiş bir inanç ve cesaretle savaşıyor, tarihin en büyük kahramanlık destanını yazıyordu. Çanakkale’de düşmanın umutlarını suya düşüren dahi komutan Kurmay Yarbay Mustafa Kemal, maiyetinde bulunan subay ve askerlere ölümün muhakkak olduğu bir anda verdiği emre şu cümleleri de ilave etmişti: “Ben, size taarruz emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar geçebilir!”25 Nisan 1915 günü başlayan çıkarma harekâtı, Türk kuvvetleri tarafından kıyıya kadar püskürtülmesine rağmen düşmanın, 26 ve 27 Nisan 1915 günleri de çıkarma harekâtı ve saldırıları devam etti. İlerlemek isteyen İngiliz ve Anzak kuvvetleriyle yer yer şiddetli çarpışmalar oldu. Ancak her taarruz, Türk askerinin kahramanca savunması karşısında başarısız kaldı. Mustafa Kemal, Çanakkale Cephesi’ndeki kara savaşlarındaki bu üstün başarılarından dolayı 1 Haziran 1915’te Albay rütbesine terfi etti.
İtilaf Devletleri ve özellikle İngilizler, Çanakkale’de istedikleri başarıyı kazanamadıkları gibi dikkate alınabilecek önemli bir ilerleme de kaydedemediler. Bütün bunlara rağmen İtilaf kuvvetleri, yeni bir çıkarmanın gerçekleşebilmesi için, her şeyden önce ilk direnç hatlarını oluşturan Arıburnu ve Seddülbahir’deki Türk kuvvetlerinin yerlerinden sökülüp atılması gerekiyordu. İngilizler bu amaçla 6 ve 7 Ağustos 1915 günleri, takviyeli kuvvetlerle kuzey kesiminde yeni bir taarruz daha denediler; düşman kuvvetleriyle Türk kuvvetleri arasında şiddetli muharebeler oldu. Ancak Mustafa Kemal’in yerinde aldığı tedbirler sayesinde düşmanın bu taarruzu da başarısızlığa uğradı. Arıburnu ve Seddülbahir’deki taarruz devam ederken İngilizler 6 Ağustos 1915 akşamı Gelibolu Yarımadası’nın kuzey kıyılarına asker çıkararak ilerlemeye başladı. Bu süratle Anafartalar bölgesi de ansızın kritik bir hâle geldi. Gelişen bu buhranlı durum üzerine Liman Sanders’in emri ile komuta değişikliği yapılarak, Anafartalar Grubu Komutanlığına 8 Ağustos 1915 tarihinde Albay Mustafa Kemal getirildi. 9 Ağustos 1915 günü komutanlığı ele alan Mustafa Kemal beklemeksizin aynı gün yaptığı taarruz ile ilerleyen İngiliz kuvvetlerini tekrar çıkarma yaptıkları kıyılara püskürttü. Aynı gün akşamı Conkbayırı bölgesine geçerek buradaki kuvvetleri de 10 Ağustos 1915 sabahı taarruza geçirdi. Böylece düşmanın ilerlemesine imkân verilmemiş; aksine düşman tutunduğu mevzilerden tamamen çıkarılarak Anafartalar bölgesine tam anlamıyla hâkim olunmuştu.
Mustafa Kemal, 25 Nisan 1915 taarruzunda olduğu gibi 9 ve 10 Ağustos 1915 taarruzlarında da bizzat ateş hattında bulunmuş, ateş hattından emirler vermiş, bu davranışı yanındaki subay ve erler için ifadesi imkânsız cesaret kaynağı olmuştu. Conkbayırı’nda kalbini hedef alan bir şarapnel parçası, sol cebindeki saate çarpıp geri döndüğünden onu mutlak bir ölümden kurtarmıştı. Bu muharebeler esnasında gösterdiği kahramanlık, azim ve yüksek kumanda kudreti, kendisine memleket içinde ve dışında büyük ün sağlamıştır. Artık o, kazandığı zaferdeki rolünden dolayı haklı olarak Anafartalar Kahramanı Miralay (Albay) Mustafa Kemal Bey olarak anılıyordu.
Aylarca süren çıkarma ve savaşlar sonucu ilerleme kaydedemeyen İngilizler ve müttefikleri, nihayet 1915 yılı Aralık ayı sonunda Çanakkale’den çekildiler. İtilaf devletlerinin güçlü donanmalarının yanında, kara ve hava desteğine sahip ordularıyla Çanakkale Boğazı’nı geçememesi, İstanbul’un işgalini önlemiş; İngilizlerin, Marmara ve Karadeniz üzerinden müttefikleri Rusya ile bağlantı kurma hayallerini söndürmüştü. Bütün bu olaylar, bir anlamda, Birinci Dünya Savaşı’nın akışını da etkilemiş, dünya tarihinin yönünü değiştirmiştir. Bu savaşlarda İngilizler insan, araç ve gereç yönünden Türklerden şüphesiz ki sayıca çok fazla idi; ancak onların unuttukları nokta, Türk askerlerinin vatan ve millet sevgisi ile buna bağlı tarihsel kahramanlığı ve bu kahramanlığı yönlendiren Mustafa Kemal gibi dahi komutanların üstlendiği yüksek komuta anlayışı ile sevk ve idare faktörü idi.
Mustafa Kemal, Çanakkale Muharebelerinin eski şiddetini kaybettiği 1915 yılının son aylarında, son bir taarruzla düşmanı tutunduğu kıyılardan da sökerek tamamen mağlup edilmesi fikrinde idi. Ancak bu konudaki teklifi, 5. Ordu Komutanı Liman von Sanders tarafından kabul edilmedi. Artık bu cephede yapacak bir şey kalmamıştı. Mustafa Kemal, 10 Aralık 1915’te Anafartalar Grubu Komutanlığını Fevzi (Çakmak) Paşa’ya bırakarak izinli olarak Çanakkale’den ayrılıp İstanbul’a döndü.
Kurmay Albay Mustafa Kemal, 1916’da karargâhı Edirne’de bulunan 16. Kolordu Komutanlığına atanmış, sonra karargâhıyla birlikte Diyarbakır’a nakledilmiştir. (27 Mart 1916) Bu sırada Ruslar, Bitlis ve Muş’u ele geçirmişlerdi. Mustafa Kemal, iç hat manevrasını uygulayarak Bitlis ve Muş’u kurtarmış ve Rus ordusunu geri çekilmeye mecbur etmişti. Bu arada Mirliva rütbesine (Tuğgeneral) terfi etmiş, bir süre sonra da 7. Ordu Komutanlığı görevine atanmıştır. Bu görevi sırasında da Filistin Cephesi’ndeki muharebelere katılmıştır.
Osmanlı Devleti, 30 Ekim 1918’de Mondros’ta imzaladığı mütarekeyi ordulara bildirmiş ve buna göre Alman subay ve generallerin ülkeden ayrılmaları istenmişti. Mustafa Kemal Paşa, 31 Ekim 1918 tarihinde Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığını Liman von Sanders’ten teslim aldı. 7 Kasım 1918’de Yıldırım Orduları Grubu lağvedilerek, kendisi de İstanbul’a çağırıldı.
13 Kasım 1918’de İstanbul’a gelen Mustafa Kemal Paşa, İtilaf donanmasını İstanbul önlerinde görünce yaverine “Geldikleri gibi giderler.” demişti. Çanakkale’de geçişine izin vermediği donanma, mütareke hükümleri gereği rahatça başkent önlerine demirlemişti. Mustafa Kemal, İstanbul’a geldiğinde ülkeye yararlı olacağına inandığı temas ve tekliflerde bulunmaya başladı. Ne yazık ki devletin başındakilerin ve politikacıların ülkeyi kurtaracak yetenek, niyet ve teşebbüste olmadıklarını görmüş, kendisine inanan vatansever arkadaşlarıyla birlikte büyük bir mücadeleye atılmaktan başka çare kalmadığını anlamıştır. Yakın arkadaşlarıyla Şişli’deki evinde yaptığı bir dizi görüşmeler ve aldıkları kararlar sonunda, karargâhı Erzurum’da bulunan IX. Ordu Kıtaatı Müfettişliğine atanmasını sağlamış ve 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmıştır.
Mustafa Kemal’in Samsun’a gelişinden dört gün önce, 15 Mayıs 1919’da Yunanlıların İzmir’e çıkması üzerine Batı Anadolu’da Kuvayı Milliye örgütleri kurulmaya başlamış ve böylelikle Türk İstiklal Harbi başlamıştı. Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde millet uyarılmaya ve işgallere karşı teşkilatlandırılmaya çalışılmıştı.
22 Haziran 1919 tarihli Amasya Tamimi (Genelgesi) Mustafa Kemal Paşa’nın çaba ve atılımlarının ilk güçlü adımı olmuştur. Onun ordu müfettişlik mıntıkasındaki faaliyetleri İngilizlerin şüphelerini artırmış ve Hükümet tarafından geri çağırılması yönünde bir dizi girişimin başlatılmasına yol açmıştı. Bütün bu gelişmeler karşısında Anadolu’daki halkı uyarmayı kendine görev bilen Mustafa Kemal Paşa, milli teşkilatı bütün ülke sathında yaygınlaştırmak için büyük gayret harcadı. Erzurum’da iken, İstanbul Hükümetinin artan baskıları üzerine çok sevdiği askerlik görevinden 7/8 Temmuz 1919’da istifa etmek zorunda kaldı.
Bir millet ferdi sıfatıyla halkın içine katılan Mustafa Kemal, mücadeleyi millileştirme azminin belirtilerinden olarak, 23 Temmuz 1919’da Erzurum Kongresi’ni, 4 Eylül 1919’da Sivas Kongresi’ni toplamayı başarmakla düşüncelerini gerçekleştirme yoluna girmiştir. Çok önemli kararların alındığı Sivas Kongresi’nin sonunda, 11 Eylül 1919 günü Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurulmuş ve Temsil Heyeti (Heyet-i Temsiliye) seçilmiştir. Temsil merkezini (Karargâh) 27 Aralık 1919’da Ankara’ya nakletmiştir.
İstanbul’da açılan son Osmanlı Mebusan Meclisi, Mustafa Kemal’in gayretleriyle 28 Ocak 1920’de Misak-ı Milli’yi kabul etmiştir. Bu gelişmeler olurken bir süre sonra İtilaf devletleri tarafından 16 Mart 1920’de İstanbul işgal edilmiş ve Osmanlı Meclisi basılmıştır. Padişah da İngilizlerin etkisiyle Meclisi dağıtmıştır. Gerek dağıtılan Meclisten Ankara’ya gelebilen milletvekilleri ve gerekse bölgesel savunmayı başlatmış olan Kuvayı Milliye liderleri ve ileri atılan yurtseverler, Mustafa Kemal’in 23 Nisan 1920’de kurduğu Büyük Millet Meclisinde toplanmaya başlamışlardır. Mustafa Kemal’in 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışını takip eden süreçteki gelişmeler, Amasya Genelgesi’nde alınan kararlar, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde ortaya atılan ilkeler 23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılışı ve yeni Türk devletinin temellerinin atılmasıyla sonuçlanmış oldu.
23 Nisan 1920 TBMM’nin açılışıyla Türk tarihinde yeni bir dönem başladı. Millet egemenliğine dayalı demokratik idare sistemine geçişte önemli bir adım atılmış oldu. Meclisin açılışından sonra yerel direniş grupları tek bir çatı altında toplandı. Öteden beri ordu-millet olan Türkler, milli ordunun teşkilinde ellerinde gelen gayreti gösterdiler. TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa’nın olağanüstü gayretleriyle ordu yeniden teşkilatlandırıldı, artık işgale uğramış vatanı kurtaracak düzenli bir ordu yeniden yapılandırılmış oldu.
İnönü mevzilerine iki kez taarruz eden Yunan ordusu, Türk ordusunun başarılı savunması karşısında parçalanmıştır. Gün geçtikçe kuvvetlenen Türk ordusunun çekilmesine meydan vermeden imha etmeye karar vere Yunan Ordusu Başkomutanlığı, 10 Temmuz1921’de başlayan ve 24 Temmuz’a kadar süren Kütahya- Eskişehir Muharebesi’nde kuşatıcı taarruza geçmiş ve Afyon ile Kütahya’yı ele geçirmiştir. Dolayısıyla Batı Cephesindeki birliklerin durumu da kritik bir hâl almıştır. Türk ordusu, bu sırada Sakarya Nehri’nin doğusuna kadar geri çekilerek taktik savunma tertibi almış; ancak bu durum TBMM’de büyük tartışmalara yol açmıştır.
TBMM’de uzun süren tartışmalardan sonra Başkomutanlık Kanunu kabul edilmiş ve 5 Ağustos 1921’de üç ay süreyle bu görev Mustafa Kemal Paşa’ya verilmiştir. TBMM adına bu görevi kabul eden Mustafa Kemal Paşa, Türklerin ordu-millet özelliğini dikkate alarak 7/8 Ağustos 1921’de “Tekâlif-i Milliye Emirleri (Milli Yükümlülükler)”ni yayımlamıştır. On emir hâlinde yayımlanan bu emirlere Türk milletine milli yükümlülükleri hatırlatılmıştır. Kısa sürede Türk ordusunun bütün ikmali milletin yardımlarıyla tamamlanmıştır. Mustafa Kemal Paşa’nın 5 Ağustos 1921’de başkomutanlığa seçilmesiyle hızlana ve güçlenen Sakarya Savaşı’ndaki Türk savunması, geceli gündüzlü 22 gün sürdükten sonra, kesin bir zaferle sonuçlanmıştır.
26 Ağustos 1921’de başlayan Büyük Taarruz harekâtı ise beklemeyi bilen ve zamanı seçmekle mahir olan bir başkomutanın uyguladığı taktik ve strateji ile zafere uzanan süreci hızlandırılmıştır. Büyük Taarruz harekâtı geçen acı ve kötü günleri silip parlak ufuklar açmış; 30 Ağustos 1922’de Başkomutan Mustafa Kemal’in bizzat idare ettiği Başkomutan Muharebesi ile Türk ve dünya tarihinde yeni bir zafer altın harflerle yazılmıştır.
Büyük zafer, 11 Ekim 1922’de imzalanan Mudanya Mütarekesi ile tescil edilmiş; bundan sonra Türk İstiklal Harbi’ne karşı koyan saltanat makamı, 1 Kasım 1922’de kaldırılmış; Türk ulusu 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması ile uluslararası alanda bağımsızlığını tescil ettirerek Mustafa Kemal’in idealindeki şerefli yerini almış oldu.
Türk ulusunun işgallere karşı Mustafa Kemal Paşa önderliğinde başlattığı mücadele 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanı ile en şerefli yere ulaşmış oldu. Türk İstiklal Mücadelesinin önderi, TBMM’de oy birliği ile cumhurbaşkanı seçildi. Bunu takip eden süreçte her alanda çağdaşlaşma çabalarına hız verildi. 1934 yılında TBMM tarafından özel bir kanunla kendisine “ATATÜRK” soyadı verildi.
10 Kasım 1938 Perşembe günü saat dokuzu beş geçe İstanbul Dolmabahçe Sarayı’nda hayata gözlerini kapadı. Ölümü bütün dünyada olduğu gibi, bağrından çıktığı Türk ulusunun kalbinde derin yankılar ve büyük üzüntü yarattı. Ancak, onun fikir ve düşünceleri ile kurduğu çağdaş Türkiye Cumhuriyeti sonsuza kadar yaşayacaktır.
